Burası günümüzdeki post-truth ortamda gerçeği arama maksatlı, çoğulcu bir anlayışla açılmıştır. İnteraktif olmasını umuyorum, kendinizden bir parça bulduysanız; ekleyecek ya da itiraz edecek bir yorumunuz varsa lütfen benimle paylaşın: hilmianil@gmail.com
Kuran'a Hazırlık >>> Kuran'a Başlatan Sorgulama
Var mıyım yok muyum, düşünüyorsam varımdır... Varlık sorgulamasından almak isterdim bu yazıyı ancak dipsiz kuyularda kimseleri gezdirmek istemem. Ben severim dipsiz kuyulara düşmeyi, bitmeyen yolları yürümeyi ama kendim gibi seven çok az kişi gördüm. Herkes dünyanın gerçekliği ile fazlaca meşguldü, ben ise gerçek nedir diye sorardım.
Soruların cevaplarını direkt olarak hiçbir yerde yazmıyor ya da herkes için farklı yerlerde yazıyor, bunu bilmiyoruz. Bir kitap olsa, ilk sayfasında "Aha işte hakikat" yazan... Ama yok. E peki neden buradayız ya da burada olmamızın bir nedeni var mı gerçekten? Bir amaç, hedef var mı? Atalarımız gibi doğup, büyüyüp, okula gidip, meslek edinip, evlenip, üreyip ölecek miyiz? Tüm yaşamım az önce saydığım 6 adımdan mı ibaret. Benim buna itirazım var.
Hayvanları gözlemlediniz mi? Hep aynı döngüde yaşarlar, ye-iç-üre-yat-ye-iç-üre-yat... E insanın yaşamı da 6 adımlı, bi tık gelişmiş bir hayvan mıyız biz? Buna itirazım var. Ben haddimi aşmak istiyorum, çünkü yaşamı kuranlar haddini aşan insanlar bence. Bacaklarının hızını yeterli bulmayanlar arabaları yaptı, uzun süre yüzemeyenler kayıklar ve gemiler yaptı. Düşünebilen, hayal kurabilen ve haddini aşmak isteyen bir yanımız var. Madem ki böyle bir özelliğimiz var, madem ki kısıtlı bir yaşamımız var, o zaman neden bu dünya yolculuğumuzu bizi hayvanlardan ayıran özelliklerimizi kullanarak daha farklı ve eğlenceli bir hale getirmeyelim. Madem ki varım, ben bu varlığımın güzel bir maceraya-yolculuğa (journey) dönüşmesini istiyorum.
Hayvan olarak kalıp, aynı döngülerden geçip yaşamımızı tamamlamayı da seçebiliriz. Buna kötü demiyorum asla, bu bir tercih. Eldeki bulguru yani sıradan döngüselliği tercih edebilirsin, belki bu daha bile iyidir. Hem bir de yolculuğumuz-maceramız esnasında elde edeceklerimiz meçhul, neyi kazanıyoruz neyi kaybediyoruz bu tam net değil. Ama şu kesin, hayvan (sürü) olmayacağımız.
Bu yola çıktıktan sonra sorguluyorum ben yaratıcının varlığını. Hayvan gibi doğanın ve güdülerimin emrettiği şekilde yaşayınca zaten ilahi bir parçamın olması ya da olmaması arasında bir fark yok. Kaldı ki mikro ölçekte incelediğimde her şey kendi içinde mükemmel işliyor, sanki hiçbir ilahi şey yokmuş, milyarlarca yıl geçmiş ve doğal olarak oluşmuş gibi; e gerçekten de öyle. Doğayı, evrim fenomenini açıklamaya çalışırken üretilen bilgilerle ilahi bir bağlantı kurmaya çalışmak biraz beyhude geliyor bana. Teoriler güçlendikçe ve detaylandıkça, canlıların gösterdikleri adaptasyonlar, değişimler ve mutasyonlar kişiye göre ilahi geliyor ya da gelmiyor. Güvenirliği düşük bir kanıtlar bunlar, kimisi gülerken kimisi hayranlık duyuyor. Bir de bu insanlar birbirlerini aptallıkla ve körlükle suçluyorlar.
Bilinç... Dışarıya bakarak bir kanıt elde edemiyorsan, kanıt sensindir. Zamanı algılayabiliyorsun, düşünüyorsun, bağlantı kurarak yeni fikirlere ulaşabiliyorsun, güzel diyorsun ama sonra güzel dediğine çirkin diyorsun, bir benlik algın var, "ben" diyorsun ama bu ben sürekli değişen bir ben, sabit değil. Örneğin öleceğini biliyorsun ama yine de imara inşaya devam ediyorsun, iraden var. İşin ilginci bunların hiçbirini madde ile açıklayamıyorsun. Madde ötesi bir gerçekliğin olduğu kesin, çünkü zaten bunun bir parçasıyız. Bilinç ve benlik algısı, fiziksel madde ile açıklanamayan, madde ötesi bir gerçekliktir. Düşünme, hissetme ve farkında olma kapasitesinin bilinçsiz atomlardan ve maddeden türeyemeyeceği argümanı da bir tanrı fikrinin doğmasına yol açmıştır. Bu açıdan düşününce insanlar mı tanrıyı icat etti diye bir soru akla gelebilir. Hiçbir şeyin fanatiği olmadığım (olmamamız gerektiği) için bu soruyu kökten reddetmiyorum.
Elimde iki ihtimal var:
1. Tanrı var ve kendini madde düzeyinde açıklayamadığın, belgeleyemediğin bir evrende seni yaratmış, mikro ölçekte bakıldığında tıkır tıkır işleyen ve hatasız uyumlanan mükemmel sistemler. Bu evrende bilinç var ancak herkesin bilinci aynı düzeyde değil, kimileri gördükleriyle yetinirken kimileri yetinmiyor. Bilinç düzeyindeki bu farkındalığın seviyesi neticesinde ulaşılabilen bir tanrı fikri. Döngüsel yaşamlarda görünmeyen, ancak bu yaşamın dışına çıktığında, yani risk aldığında, kafanı kaldırıp düşünmeye başladığında görebildiğin bir sistem. Hiç kimsenin görmediği bir ortamda, sıfır beklenti ile yapılmış bir yardım, "iyilik" kavramının varlığı ve bu konuda görece ittifak edilmesi beni bu fikre çok ama çok yaklaştırıyor. İnsanın gönlü neden birine iyilik yaptığında yumuşuyor?
2. Savaşlar, ölümler ve acılarla dolu bir tarih. Bilinmezliğin korkusu ve stresi... Bilimsel verilerin çok az şeyi açıklayabildiği bir evrende elbette ki bazı şeyleri mistik öğelerle açıklayacaklar. Bu yüzden deniyor ki, ilk yaratılan mistik bilgi tanrının varlığıdır. İlk insanlar elbette doğayı açıklayamadıkları için mistik öğeleri hayatlarına dahil ediyorlardı. Hatta günümüzde de öyle, inanı da inanmayanı da herkes bir mistik bilgi peşinde. Tanrı inancı ya da bilgisi büyük bir iddia evet ama diğerleri de çok komik, evrene mesajlar gönderiliyor, çakralar açılıyor bilmem ne. İnsanların bilinç düzeyinde tanrı fikrini yaratması ihtimali, benim evrenimde hiçbir şeyi açıklamadığı için, kaçak dövüşüp "abi insanlar uydurdu yea" düzeyince bir sığlık gibi geldiğinden ilk ihtimalin bana kazandıracaklarına odaklanmak daha mantıklı geldi.
Böylelikle çıktım yola, tanrıyı bulmaya. Yürümeden çıkılan yolların hastasıyım, hem yorulmuyorsun hem de yol bitmiyor. Neresinden bakarsan bak karlı bir iş. Bir sürü anı, bilgi, tecrübe... Peki tanrı nasıl aranır, nerelerde aranır? Acaba sadece düşünerek ve sorgulayarak onu kısmen ya da tamamen tanıyabilir miyim? Hiçbir sorunun kesin ve net bir cevabı yok. E peki nasıl bulacağız tanrıyı?
Arama-bulma sporunu tarih boyunca yapmış olan insanlar var, bunların birikimlerinden faydalanmamız lazım. Hem kaynaklara bakacağım hem de kendi gözlemlerimle bu bilgileri karşılaştırarak bir sonuca varmam muhtemel. Sonra burada yazamayacağım kadar çok fikre, görüşe baktım. Ne kadar çok tanrı tasavvuru varmış, şaşırdım. Diğer bir şaşırdığım şey ise şu, çoğu insan aynı şeyleri farklı kelimelerle ifade ediyor. Kimi evrene mesaj yolluyor, kimi ise dua ediyor; ikisinde de ilahi bir beklenti var, biri adını evren koymuş diğeri allah koymuş. İşin komik yani iki taraf da birbirini aptallıkla suçluyor, iki taraf da birbirlerini olmayan şeylere tapınmakla suçluyorlar. Eğer iki taraftan biri kesin bir kanıt ile karşı tarafa bunu sunmuş olsa herhalde birbirlerini ikna edebilirlerdi değil mi?
Huzur diye bir kelime var. Tanımı herkesçe değişen bir kelime. Huzur, bir sistemin sorunsuz işlediğini tanımlayan bir durum mu? Olmak istediğin yerde yapmak istediğin şeyi yapmak mıdır? İnsanın kendini düzeltme ihtiyacı duymadığı andır diye tanımlayan da var. Tam net bir tanımının olmaması nedeniyle herkes tarafından pazarlanabilir hale gelmiş bir garip kelimedir bu. Hem net tanımının olmaması hem de herkes tarafından pazarlanması bu kelimeyi çok ama çok tehlikeli yapıyor. Huzur kelimesi, tanrıya ulaştığını iddia eden insanlar tarafından, bir ölçüm mekanizması olarak kullanıldığında diğer insanlar için bir tuzak haline geliyor. Tasavvufçular, tarikatlar, doğu felsefelerini-öğretilerine tabii olanlar... Bu tarz akımların kurduğu korelasyon şu, huzurluyum demek ki doğruyu yapıyorum, doğru yerdeyim, doğru şeye inanıyorum, sistemin nasıl çalıştığını biliyorum, gel sana da öğreteyim... Zaten dünya biz halk insanları için oldukça zor, adeta sıkıntı denizinin içine doğuyoruz. E hal böyle olunca halkın mistik akımları takip etmesi normal, insanlar nefes almak istiyor. Ancak sorun şu ki, bu akımlarda bilgi net değil, hatta bilgi yok. His var, sezgi var... Kesinliğinden asla emin olamayacağın veriler bütünü.
Acaba tanrı mistik bir sistem kurmuş olabilir miydi? Bu soruya cevap vermek için kafa patlatmak yerine, direkt yerinde görüp incelemek istedim. Doğu öğretilerini takip edenlerin yolundan gidemezdim, tanıyorum o insanları. Ben buldum diyor, süper huzurluyum, üst-insanım diyor, korkularımla yüzleşiyorum, süper mutlu yaşayıp hayatın keyfini sürüyorum diyor. Bunları da doğru yaptığını bilerek daha doğrusu hissederek yaptığını söylüyor. Bu insanların alkol masalarında anlattıklarının tam tersini ertesi gün hiç çekinmeden yaptıklarında aslında pazarladıkları şeyin kendileri olduğunu anladım. Bu insanların buldum dedikleri şey aslında kendilerini pazarlarken, ellerini güçlendiren enstrümanlarmış. Saçma sapan kitaplarda, asla anlaşılmayan havada cümlelerle, dünyanın kendisi etrafında döndüğünü sanan insanlara hayal satan boş isimler. Peki ya bu işi samimiyetle yapanlar var mıydı? Tabii ki evet, tasavvufçular...
İslam dini adeta tarikatlar tarafından parsellenmiş ve halka bu din içinde hareket edebilecekleri hiçbir alan kalmamıştı. Doğru islamı, islamiyeti temsil ettiğini söyleyen tarikatlar birbirleri ile kıyasıya çatışıyor olsa da aralarında çatışmayan, seküler kanatta aktif olanlar da vardı. Çatışanları baştan eleyerek bir tanesine bir göz atayım dedim, kendini akılcı insanlardan onay almış gibi gösteren birine. Konuşmalar, dersler, büyük büyük cümleler, en önemlisi de havada kalmış terimler. Ben havada kalan terimleri hiç sevmem, insanın gönlüne güneş doğması nedir bilmem, gözlerimin içinin gülmesi neyi ifade eder bilmem. Bilirim tabii ama bunlar havada terimler, ayakları yere basmıyor, herkes için farklı bir anlamı var. Hadi diyelim ki gözlerimin içi gülüyor evet ama arkada başka hesap kitap da dönüyor. Hatta bu hesap kitapların benim hayatımdaki yeri çok daha fazla. Evet biliyorum, sizin de öyle, kimse kimseyi kandırmasın. İnsan kendi gerçekliğini düşündüğünde, mutlu ya da huzurlu olması imkansız, çünkü muhtaç durumdayız (en azından oksijene ihtiyacımız var) ve sınırlıyız. Öyleyse bu insanlar (mürşidler) tanrıyı bulup, huzuru yakaladıklarını nasıl iddia ediyorlardı? Ben de mürşid olup, hakikati yakalayıp, mutlu-huzurlu olabilecek miydim?
Stoacılığın vücudu-düşünceleri eğitme ve güdüleri kontrol alma ilkesi tasavvufun dünya-insan ilişkisine benziyordu. Aslında beni bu mistik öğretilerde biraz uzun tutan da sanırım bu iki öğretinin ortak noktalarının hayatımı düzenleme sürecinde aktif olması ve pozitif etki yapmasıdır. Seküler alanda geliştirilmiş, düşünen ve eser üretebilen insanların oluşturduğu stoacılığın, ruhani (ya da mistik) bir süreçle büyük paydalarda buluşarak eşlenmesi bir anlamda bu mistik sürecin matematiksel ve mekaniksel anlamda onay almasıydı benim için. Hem bu onaylama hem de imparatorundan-yöneticisinden kölesine kadar her seviyede uygulanabilen bir öğreti ve sonucunda vaat edilen huzur-mutluluk-tamamlanmışlık hisleri ile birlikte bütünüyle mükemmel duran bir sistem. Bu cümle hem stoacılık hem de tasavvuf için geçerli.
Diğer dinleri de düşünmedim değil ama çok kısa sürdü. Tek kaynaktan geldiğini iddia eden öğretiler birbirlerini zaten ölesiye eleştirmişti, bu yüzden işim bu alanda daha kolay. Yahudiliğin (musevilik değil) sonuçlarını zaten dünyada görüyoruz, zulüm ve vahşet. Hem zaten biz ayrıcalıklıyız, dayanak olarak da al sana talmud diyen bir zihniyetten tanrıyı bulması beklenemezdi Bence buldukları şey kendi sürüngen zihniyetleriyle korudukları egolarıydı, bu yüzden kendilerinden olmayanları yok etmeye programlılar. Eğer yaşam-varlık varsa tanrı varlığın-yaşamın yanında olmalıydı, yoketmenin değil, bu yüzden yahudilik de elendi. Hristiyanlık belki yahudiliğe göre daha iyi, daha organizedir belki ama hiç bilmiyorum. Zaten hristiyanlık öleli 150-200 sene oluyor. Hatta sadece kiliseyi değil, Nietzsche "tanrı öldü" metaforu ile ruhban sınıfının bulunduğu bütün öğretileri öldürdü.
Her ne kadar mükemmel durup her şeyi açıkladığını iddia etse de, her şey gibi, tasavvufun da bir hamlelik canı vardı, . Aslında çok basit bir hamle, ancak insanın bir odanın içindeyken havasızlığı tespit edememesi ile paralel bir rüyada olma durumu onu engelliyor. Organizasyonlarında bir ruhban sınıfı bulunmasına rağmen, onu müridiyle kısmen eşleyebilecek bazı enstrümanları da mevcut, kilise gibi kesin hatlarla birbirinden ayrılmış değil. Nietzsche ile birlikte aslında tasavvufu da öldürmem lazımmış ama yapmamışım, çakma mürşidlerin tatlı sözlerine kanmışım. Arama-bulma sporunu en iyi şekilde yaptığını iddia eden insanlara aldanmışım. İnsan bir şeyden yararlanırken ya da yararlandığını sanarken bir yandan onu eleştiremiyor, sebebi bu belki de. Bu yüzden biraz ertelemeli başladı içimdekilerin meşruiyet sorgulaması. Hem bu şekilde bir dinin neden bu kadar farklı anlaşıldığını ve uygulandığını da öğrenmiş olacaktım hem de "ikinci el bilgi" yerine direkt öz kaynak hakkında fikrim olacaktı. Hem belki tanrı da bu kitabın içindeydi.
İslam son din, iddialara göre de tamamlanmış, kemale ermiş, daha üstü yok. Tamam ama bu iddialarını kitabın içinde belgelenmesi gerekir. Değiştirilmediği söyleniyor, 1500 yıl geçmiş üstünden ama bütünlük iddiası ile birlikte düşünüldüğünde bunun da kanıtını kendi içinde arayabilirim. Bazı yerler var, öldür diyor, kadını döv diyor... Hatta kadını döv diye anlayıp, eşini döven müslüman var, eşini döverek allahın istediğini yaptığını düşünüyor. Cihat ediyorum diyor, kafa kesiyor, 6 yaşında çocukla evlenilebiliyor... Diğer bir tarafta da hayır onlar yazmıyor diyenler var, altındaki üstündeki ayetlere bakmak lazım, tek başına ayet cımbızlanmaz diyenler var... Var oğlu var yani.
Bir umudum var bu kitapla ilgili. Bana yaşamayı öğretmesini umuyorum. Bugüne kadar iyi-kötü-rahat-stresli-mutlu-üzgün-yıkık-bitik-şen günlerim oldu. İnişli çıkışlı bu yaşam grafiğimden geriye baktığımda neleri görüyorum diye düşündüm, geçici hazların bıraktığı izler bana artık eskisi kadar çekici gelmiyordu. Hayatımdaki fikirlerin ise yaşamımı iyileştireceğinden şüpheliydim. Belki de herkesin kendi fikri olmalıydı. Bunu elde edemeyecek olsam bile, kitabın içinde bulacağım en ufak kanıt, tanrının zihnimdeki varlığını perçinleştireceği için bu dünya ile ilgili kaygılarım azalacaktı. Hem belki onu tanıyacaktım, tanıyordur herhalde kendini kitabın içinde değil mi?
Kitabın kapağını kaldırıp ilk cümleyi okumamla birlikte ne kadar doğru bir şeye başladığımı anladım: el-hamd (övgü fenomeni) yalnızca "alemlerin rabbi" allah'a aittir. Şimdiye kadar geçip geldiğim tüm yolları tek cümlede çöpe atan bir cümle. Müthiş bir ayet-cümle-mısra-satır. Hamd, allahın ise, mürşidler, şehyler, şıhlar, gavslar, gurular, şamanlar, şifacılar yalan söylüyorlar. Allah alemlerin rabbi ise, yahudiler, kayırmacılar, ırkçılar, mezhepçiler, ötekileştirenler yalan söylüyorlar. Tek cümle ile bütün unvanları yere çalınca umutlandım. Demek ki bu kitap halkın kitabı, unvansızların kitabı, ötekileştirenlerin değil kapsayanların, esirgeyenlerin kitabı. Girişinde b-ismi-llah-ir-rahman-ir-rahim yazıyor, demek ki bu kitap merhametin kitabı.
Sanırım hayatımın bir journey'e evrilmesini sağlayan anahtarı buldum. Daha doğru söylemek gerekirse, kullanım kılavuzumu buldum. Ben sınırlanırım sanmıştım, meğersem sınırlarımdan sıyrılmışım, daha özgür olmuşum. Bu öğretinin metafizik evreninin ne kadar geniş olduğunu-olabileceğini yenice anladım. Bu zamana kadar islam ya da diğer öğretiler olsun, ikinci el bilgi ile fikirler geliştirdiğime, hükümler verdiğime o kadar pişmanım ki. Ama bir yandan da seviniyorum, mecnunun dağları aşıp leylanın yanına varması gibi hissediyorum. Leylamızı bulduk, artık sıra onu mutlu etmekte.
>>> Buradan doğru tefsire geç >>>
>>> Kuran'a göre İnsan Yapısı >>>
>>> Kuran Analiz Metotları >>>