Burası günümüzdeki post-truth ortamda gerçeği arama maksatlı, çoğulcu bir anlayışla açılmıştır. İnteraktif olmasını umuyorum, kendinizden bir parça bulduysanız; ekleyecek ya da itiraz edecek bir yorumunuz varsa lütfen benimle paylaşın: hilmianil@gmail.com
20. FİL SURESİ (Sünnetullah'ı Kavramanın Önemi)
rahman rahim olan allahın adıyla
Ortaköy'de geçen çocukluğumun yaz aylarına şahit olmuş bir sure ile daha başbaşayız. Aradan 30-35 yıl geçmiş, daha anlamına yenice vakıf olma çabasındayım. Bir yandan ülkemde yer yerinden oynuyor. Kendilerine "müslüman", "solcu-özgürlükçü", "milliyetçi" kimlikleri alanlar ülkenin asıl evlatlarını faşizanca yok sayıyor. Gönlüm ikiye ayrılmış; bir tarafında sorumsuz çocukluğumun konfor alanına duyduğum özlem, bir tarafında devletin polisinin şehitlere ve yakınlarına baskı-şiddet uyguladığını görünce duyduğum öfke.
Fil suresi, adını ilk ayetinde geçen kelimeden aldığı bir sure. Sureye "elemtera" diyen hocalar da var. Surenin konusu, Fil Vakası olarak da bilinen, cahiliyye mekke'sinde anlatılan bir olay. Olay diyoruz çünkü yaşandığı kesin, kaldı ki zaten müşriklerinde bu sureye herhangi bir itirazları yok. Ne zaman yaşanmış o konuda çeşitli görüşler var ama genel olarak çoğunluğun birleştiği tarih peygamberin doğumundan 2 ay öncesi. Yani Muhammed Nebi'nin çağrısını yaptığı müşriklerden bir çoğu, özellikle de o 9lu çetenin liderleri bu olaya vakıf, çoğu bizzat görmüş.
Öncelikle fil vakasının tarihi yönüne bir bakalım. Başlamadan önce okura şunu söylemek isterim: "Kralların kutsalları olmaz, krallar kutsalları kullanır". Bu cümledeki kral yerine başkan, yönetici, lider, komutan vs istediğiniz koyun. Kutsalı olan krallar yok mu? Var elbet, tarih onları devrimci diye kaydetti (örnek: Atatürk). Olaya dönelim. Cahiliyye Mekke'si bir şehir devleti. Şehir devleti olunca ordunuz olmuyor, ticaretle geçinen, güçlüye avantasını verip kendini savundurtan, dış mihraklara aşırı bağlı bir yapı. Zaten çöl arabının bir araya gelip ordu kurma ya da daha girift yapıda bir yönetim idaresi kurma gibi bir kültürü yok. Çöl arabı tuttuğunu sever(!), tutamadığını salar; güç belirleyici unsurdur. Cahiliyye Mekke'sinde de dış mihraklar Bizans ve Sasani İmparatorlukları. Mekke ticari açıdan güçlü ve dinamik olduğu için bu emperyal güç odakları da buradan paylarını almak istiyorlar. Aşağıdaki harita üzerinden olayı anlatmaya çalışacağım.

Haritada görünmeyen, yukarı taraflarda yer alan Bizans ve Sasaniler rekabet halindeler. Cahiliyye Mekke'sinde her iki güç unsurunu da destekleyen kabileler mevcut, herkes kendi çıkarına göre birilerinin arkasında. Haritanın sol alt tarafında göreceğiniz Aksum krallığı, Bizans ile iş tutan bir krallık, Bizansın kolonisi diyebiliriz, ikisi de Hristiyan. Haritada Yemen diye göreceğiniz yer de Aksum Krallığı'nın güdümünde, valisi Ebrehe (ibrahim). Ebrehe, yemen valisi olarak, Mekke üzerindeki Sasani etkisini kırmak ve kuzey-güney ticaret yolunun eksenini Mekke'den San'a'ya kaydırmak istiyor. Ebrehe, hristiyan Bizans'ın destekleriyle bölgede etkin bir hristiyan kültür-din oturtmak istiyor. Kabe yakınındaki kulleys tepesine bir kilise yaptırıyor. Kulleys kilise tepesi demek zaten, adını korumuş araplar, ama günümüzde o kiliseden kalan en ufak bir kalıntı dahi yok. O kiliseye sıçtıklarını iddia ederek Ebrehe Mekke'nin üzerine yürür. Bu sıçma olayı doğrudur yanlıştır çok önemli değil, biraz önce dediğimi hatırlayın: "Kralların kutsalları olmaz, krallar kutsalları kullanır." Ebrehe de kiliseme sıçtılar adı altında, Mekke'nin ticari hayatını bitirmek için düzenli ordusu bulunmayan müşrik arapların üzerine yürür. Ebrehe'nin ordusunda fil ya da filler varmış, bu kesin ama sayısı müfessirlerimizce uydurulmuş. Hem bu sayı çok da önemli değil. Ebrehe çıkmış San'a'dan ve haritadaki ok işaretli yolu izleyerek Mekke'nin kapısına dayanmış. Ancak ordunun başına sıkıntılı bir olay gelmiş. Bu olayla birlikte kurtulan müşrik araplar da "aha gördünüz mü Allah" bizim yanımızda diyerek "Ehlullah" (Allah'ın ev halkı) adını almışlar. Bu olay Mekke'nin ve Kabe odaklı turizm-ticaretin potansiyelini kat kat artırmıştır, nüfus da buna bağlı olarak artmıştır. Nüfus ve ticaretin bir anda patlaması, ilahi güçlerin Mekkeli müşrikleri kayırıp koruduğunun zannedilmesi, Mekke'yi yöneten çete liderlerini daha da gaddarlaştırmıştır.
Bir de bu vaka ile ilgili Muhammed Nebi'nin dedesi Abdulmuttalip'in dahil olduğu bir hikaye anlatılır. Doğruluğu hakkında en ufak bir emare yok. Kaldı ki bu uydurma hikayenin ana konusu olan Kabe'nin korunması gerçek olsaydı, defalarca mucizelere şahitlik ederdik. Kabe 10-12 defa yıkılıp yeniden yapılmıştır. Olayın Kabe ile bir ilgisi yok. Yeryüzünü mescid kılan Allah'ın bir yeri kutsallaştıracağını mı sandınız?
Sure iniş sıralamalı tefsirlerin hemen hemen hepsinde ikinci yılın sonu üçüncü yılın başlarına konulmuş. Tek tük sıralaması değişebiliyor ama çoğunda Tebbet'in ardına yerleştirilmiş. Kısa bir sure, fonetiği de güzel. Tamamen tarihsel niteliğe büründürüp namazlarda okumasak olmaz. Bence namazda okumaya çok uygun bir mesajı ve fonetiği var. Analizimize geçebiliriz.
1. Elem tera keyfe fe’ale rabbuke bi-ashâbi-lfîl(i)
2. Elem yec’al keydehum fî tadlîl(in)
3. Ve ersele ‘aleyhim tayran ebâbîl(e)
4. Termîhim bihicâratin min siccîl(in)
5. Fece’alehum ke’asfin me/kûl(in)
1. Görmedin mi nasıl yaptığını Rabbi'nin filcilere (fil ordusuna, fil kulübüne...)
2. Başlarına çalmadı mı onların kendi tuzaklarını
3. Ve gönderdi üzerlerine sürü sürü uçan şeyleri
4. Onlara siccil'den taşa benzer şeyler atıyorlardı
5. Derken onları yenmiş yaprağa döndürdü
Analiz için öncelikle surenin tamamen belirsiz (el takısı olmayan) kelimelerden oluştuğunu belirtelim. Şunu söylemek istiyorum suredeki anlatım tamamen mecazdır, benzetmedir; ne taş vardır, ne de ebabil kuşları. Ayrıca surede Allah'ın Rab ismi kullanılmış. Daha önce Rab ismi kullanılan yerde öğrenmemiz gereken şeyler olduğunu yazmıştım. Ne öğreniyoruz peki? Sünnetullah'ı. Yani Allah'ın iş yapış şeklini ve yasalarını, evrenin yasalarını öğrenerek, onun yarattığı yaşama daha iyi angaje olabileceğiz.
Birinci ayet, Kuran'da birçok yerde geçen bir kalıpla başlıyor: Elem tera...
tera => R-E-Y (reâ) = görmek, bilmek, farketmek. Gözle görmek değil de, anlamak bilmek olarak görmek. Örneğin rey görüş demek, bizde de oy (siyaset) olarak kullanılıyordu eskiden. Allah-Rab, muhatabına fil ashabına ne yapmış onu bileceğiz ve bu bilme sürecinde (Rab isminden hareketle) bir şeyi de öğreneceğiz Sünnetullah'a dair.
İkinci ayette geçen keyd kelimesi tuzak demektir. keyde+hum = onların tuzağı. Ayetteki yec'al kelimesi C-A-L kelime kökünden türemiş, yapmak, kılmak, tayin etmek gibi anlamları var. Rab ne yapmış, onların tuzaklarını tadlil etmiş. Tadlil kelimesi, dalalet ile aynı kökten (D-L-L) kökten geliyor; sapmak, amacından uzaklaşmak... Tuzak acvıyı av ediyorsa, o tuzak "tadlil" olmuştur. Rab, filcilerin kurdukları tuzağı, amacından saptırmış kendi başlarına çalmış. Bu ayette atıf, Ebrehe'nin kiliseme sıçtılar bahanesinin ardında yatan büyük işgal planlarını anlatıyor. Sanıyorum ki Cahiliyye Mekke'sindeki müşrikler gerçekten kiliseye sıçtılar diye geliyorlar sanmışlar. Olayda filciler bozguna uğrayınca muhtemelen müşrikler, Allah'ın kilisesine sıçtık bak ona rağmen bizi korudu demek ki biz de atalarımızın yolundan giderek doğruyu yapıyoruz psikolojisine girmişler. Çünkü dönemin arabında soyut düşünüp, doğru korelasyon kurma yeteneği sıfır. Muhammed Nebi bu açıdan aşırı özel bir insan, o kadar sığırın, eğitimsizliğin arasında, bir insanın soyut düşünme kabiliyetinin gelişmesi gerçekten muhteşem kere muhteşem bir şey.
Surenin en ünlü ayet bu, üçüncü: " Ve ersele aleyhim tayran ebâbîl"
ersele, göndermek demek, resul (gönderilen, elçi) ile aynı kökten gelen bir kelime. Aleyhim edatı çok fazla geçiyor kuran'da, üzerlerine demek. Tayran => tayyare, uçan demek. Ebabil bir kuş türü değildir, öbek öbek, sürü sürü anlamında bir kelimedir. Sonradan bu kelime dezenformasyona uğrayarak saçma sapan mitolojik bir karaktere dönüşmüştür. Ayetteki ebabil ya da tayran kelimeleri başında el takısı (the) olmadan gelmektedirler. Yani, bu sürü sürü uçan şeylerin ne olduğu belli değildir. Hatta onlar, olayın meydana geliş zamanında da bilinmemişler. Ayette geçen durum tamamen benzetme. Bir önceki ayette, Rab filcilerin tuzaklarını kendi başlarına çalmıştı. Bu ayette de üzerlerine sürü sürü uçan cisimler gönderdiğine göre, bu uçan cisimlerle filcilerin tuzağı arasında bir ilişki var. Bu ilişkiyi çözemiyoruz, bu konu ile ilgili detay yok. Belki de Ebrehe denen adam yanında aşırı hasta bir adam (biyolojik silah gibi) taşıyordu ve bu hasta adama konan sinekler filcilerin arasında bu hastalığı yaydı ve ordu Mekkeye gelene kadar perişan oldu. Bilemiyoruz, kesin bir bilgi yok. Ancak şöyle bir bilgi var; filcilerin hepsi orada ölmüyorlar, kimi Mekke'de kalıyor, kimi dönünce ölüyor. Filcilerin lideri, başkenti olan San'a'ya dönünce orada hastalıktan ölmüş. İncelediğim tefsirlerde bu hastalığın çiçek hastalığı olduğunu ibni İshak yazmış, o da İkrime'ye atıf yapmış. Doğru olabilir...
Dördüncü ayette geçen hicaratin ve siccilin kelimelerinin ikisi de belirsiz. Taş gibi ama taş değil. Yukarıdaki pasajda dediğim gibi sinekler olabilir, başka şeyler de olabilir, kuşlar da olabilir. Ama sünnetullah'ı (Allah'ın iş yapış şeklini, yürüdüğü yolu, evren yasalarını) düşününce olağanüstü bir olay gibi değil de, standart bir doğa olayı ile ilişkilendirmeye çalışıyorum. Yoksa yani ayetten her türlü yorum çıkar. Siccil kelimesi sadece pişirilmiş anlamına gelmiyor. Tescil edilmiş anlamına da geliyor ki zaten aynı kök, bu yüzden uçan cisimler güdümlü mühimmatla filcilere saldırdı diye yorumlayabiliriz. Ancak hem coğrafyayı hem de tarihi düşününce bunun ne kadar aptalca olduğunu biliriz. Kuşlar taş atmış ya da sinekler hastalık taşımışlar, yöntemin önemi yok, sonuca bakacağız.
Sonuçta filciler yenmiş yaprağa dönüşmüşler. Yaprak yenince geriye ne kalır: sapı. Sap gibi kalmışlar yani. Şaka bir yana delik deşik olmuşlar, yitip gitmişler anlamı var burada. Yenmiş yaprağın görüntüsü çiçek hastalığının deride bıraktığı iz gibi düşünüldüğü için ibni İshak yukarıda yazdığım yorumu yapmış. Gayet mantıklı.
Gelelim bu sureden çıkaracağımız derslere. Aslında bir çok ders çıkarabiliriz ancak, bir önce nuzül olan sure ile birlikte düşününce çıkaracağımız dersleri daha isabetli saptayabiliriz. Bir önce tebbet suresini analiz etmiştik. Ebu Leheb adlı, Muhammed Nebi'nin amcası ve Cahiliyye Mekke'sinin en güçlü isimlerinden biri... Muhtemelen fil vakası sonucunda, kendisinin dinen (Allah'a yakınlık bakımından) daha doğru yolda olduğunu düşünüyordu. Halbuki filcilerin yenilgisinde kendisinin bir payı yoktu. Bir yandan sahabileri düşünelim, Muhammed Nebi'nin yoldaşları, şirketleşmiş sömürücü müşriklerin gücünden çekiniyordu. Ancak bu çekinceleri, onların bunca gücüne rağmen mantıklı bir zemine oturmuyordu. Sünnetullah'ı iyi kavrarsanız diyor sure, güçlüyü indirirsin.
Çıkarımlarımızı yapıp bitirelim:
1. Düşmanın yenilirse; bu senin daha güçlü olduğunu ya da doğru yolda olduğunu göstermez.
2. Düşmanının büyüklüğü onun galibiyetini garanti etmez. Bu yüzden korkma.
3. Ne kadar güçlü olursan ol, hesap etmediğin yerden yenilirsin, hiç tahmin etmeyeceğin şekilde. Bu yüzden sünnetullahı iyi öğren, büyüyünce yenilme.
4. Sünnetullahı iyi kavra, doğayı-evreni öğren, düşmanlarını ancak bu yollarla yeneceksin.
Eminimki bu sure nuzül olunca Muhammed Nebi'miz ve yoldaşları çok büyük motive olmuşlardır ve kendilerini daha da geliştirmek, doğayı öğrenmek için daha motive olmuşlardır. Allah bu motivasyonun aynısından bizlere de nasip etsin; iç düşmanların dev gibi çöktüğü ülkemize ve masum insanlarımıza güç versin. Düşmanlarımıza sünnetullahı unuttursun, bir zerre toz tanesi ile hepsi helak olsun inşallah.